- 01 Þubat 2026 - KUDÜS GÜNLÜKLERÝ -VII-
- 18 Ocak 2026 - KUDÜS GÜNLÜKLERÝ -VI-
- 15 Ocak 2026 - MÝRAÇ HÂLÂ SÜRÜYOR
- 10 Ocak 2026 - KUDÜS GÜNLÜKLERÝ -V-
- 27 Aralýk 2025 - KUDÜS GÜNLÜKLERÝ -III-
- 20 Aralýk 2025 - KUDÜS GÜNLÜKLERÝ -II-
- 13 Aralýk 2025 - KUDÜS GÜNLÜKLERÝ -I-
- 06 Aralýk 2025 - KUDÜS GÜNLÜKLERÝ
- 05 Kasým 2025 - KANDÝL YAÐININ KOKUSUNDA KUDÜS
- 03 Aðustos 2024 - KUDÜS'E ÞAÝRCE BAKIÞ
MUSTAFA KÜÇÜKTEPE
KUDÜS GÜNLÜKLERÝ -IV-
KUDÜS GÜNLÜKLERÝ -IV-
Mustafa KÜÇÜKTEPE
Kýble (Cuma) Mescidi
Kudüs’e ilk adýmýmý attýðým gün, gökyüzü bile bir ayetin yankýsý gibiydi. Taþlar konuþmuyordu belki ama kalbim onlarý duyuyordu. Kubbetü’s-Sahra’nýn altýn kubbesinden süzülen ýþýðýn ardýndan, kýbleye doðru yürüdüm; güneyin en son, en uzak, en sessiz mabedine… Kýble Mescidi’ne, Cuma Camii’ne, Cami-ul Aksa’ya.
Bir mabed ki, gökte varmýþ dünya yaratýlmadan önce, Hz. Âdem’in ilk nefesi onun gölgesine düþmüþ. Hz. Davud’un kalbinde planlanmýþ, Hz. Süleyman’ýn ellerinde yükselmiþ; çekiç sesi duymadan, gürültü görmeden, ibadet edecek gönüller incinmesin diye sessizce taþ taþ örülmüþ. Sessizliðin bile mimari olduðu bir mescid bu.
Mescid-i Aksa… Adý “uzak” demek ama kalbe en yakýn olan yer.
Kudüs’ün güneydoðusundaki o tepeye bakýnca, insan kendi ruhunun en yüksek yerine bakmýþ gibi olur. Asýrlardýr ona Beth Makdeþa, Beth ha-Mikdaþ, Beytülmakdis (Mukaddes Ev) denildi. Þehrin adý bile sonradan mabedin adýný taþýdý. Çünkü Kudüs þehirden önce mâbed, taþtan önce secde idi.
Ýçeri adým attýðýmda kubbe baþýmýn üstünde deðildi, baþým kubbenin içindeydi sanki. Kurþun kaplý o kubbenin aðýrlýðý göðe deðil, kalbime iniyordu; ibadetin aðýrlýðýydý bu, sorumluluðun kubbesi. Sütunlar arasýnda yürürken, kendimi bir koridorun deðil, bir duanýn iç sahýnýnda buluyordum.
Bu cami: “Yüzölçümü 144 dönüm olan Mescid-i Aksa'daki eserlerden sadece birisidir. Kubbesi kurþun kaplama olan Kýble Mescidi, Mescid-i Aksa'nýn güneyinde yer aldýðýndan dolayý Kýble Mescidi olarak adlandýrýlýr. Ayný þekilde Mescid-i Cenubi, Kýble Cami diye de bilinmektedir. Bilinen en eski adýyla ise Cami-ul Aksa ve Masguf'dur.
Caminin boyu 80 geniþliði ise 50 metredir. Batý yönünde 2, kuzeyde 7, doðuda da 1 kapýsý bulunmaktadýr. Kýþ mevsiminde Þam bölgesi gerçekten soðuk olduðundan ve þiddetli yaðmur ve kar yaðýþý görüldüðünden dolayý camide avlu bulunmamaktadýr. Ve kuzey kapýlarý Fatými dönemine dayanmaktadýr. Kýble Mescidi'nin ana kapýlarý, revak þeklindedir. Emeviler Dönemindeki mescidin orta koridoru 6 revaktan oluþmuþtur ve buradan yükselmiþ kurþun kaplý ahþap bir kubbesi vardýr. Sütun sayýsý ise 53'e ulaþýr. Dýþarýdan merdivenle inilmekte olan alt katta bir bölüm daha vardýr. Haçlýlar, 1099 (h. 493) yýlýnda Fatými Halifesi Mustali döneminde Kudüs'ü iþgal ettiklerinde Kýble Mescidini karargâh, ambar ve ahýr olarak kullanmýþlardýr.
Selahattin Eyyubi önderliðindeki Müslümanlarýn 1187 (h. 583) yýlýnda Kudüs'ü fethetmeleriyle Nureddin Zengi'nin yaptýrmýþ olduðu minber, fetih alameti olarak Selahattin Eyyubi tarafýndan yerine konulmuþtur. Eþsiz sanat ve tarihi deðeri olan bu minber, 1969 yýlýnda fanatik bir Yahudi tarafýndan yakýlmýþtýr. Ardýnda ise bu tarihî eser aslýna uygun olarak yeniden yapýlmýþtýr.
Memlüklüler ve Osmanlý Döneminde Mescid-i Aksa onarýlmýþ; fakat þekil olarak herhangi bir deðiþim yapýlmamýþtýr. Öte yandan Kanuni Sultan Süleyman ve II. Mahmut tarafýndan da onarýlan mescidin kandil ve halýlarý, II. Abdulhamid tarafýndan yenilenmiþtir.
Mescid-i Aksa'nýn içindeki desenler ise; ahþap levhalar üzerine oyulmuþ, asma yapraðý ve ince dallardan oluþan çeþitli bitki motifleriyle süslenmiþtir.
Ancak mozaikler, 1034 yýlýnda Aksa'yý onaran Fatými Halifesi Ali Az-Zahir Billah dönemine dayanýr. Bu mozaikler, Kubbetü's-Sahre'nin ve Þam'daki Emevi Camii'nin mozaiklerinden farklý deðildir.” https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1ble_Mescidi
Ýslam ansiklopedisinde ise þu bilgiler verilmektedir: “Ýslâm âlimleri, Kur’ân-ý Kerîm’de el-Mescidü’l-aksâ adýyla anýlan ve çevresinin mübarek kýlýndýðý belirtilen yerin (el-Ýsrâ 17/1) Beytülmakdis olduðu konusunda ittifak halindedir (Nevevî, III, 327). Arapça aksâ “uzak” anlamýndadýr ve mâbedin Mekke’ye uzaklýðýndan dolayý bu ad verilmiþtir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XV, 5 vd.). Mûsevîliðe göre mâbed dünya yaratýlmadan önce de vardý ve gökte idi. Rab dünyayý onun gölgesinin düþtüðü yerden yaratmaya baþlamýþ, ardýndan o noktada Hz. Âdem’i yaratmýþtýr (DÝA, XVI, 127; XXVI, 326). Bir hadise göre ise burasý, Mescid-i Harâm’dan sonra içinde insanlarýn Allah’a ibadet etmeleri amacýyla yapýlan en eski ikinci mâbeddir (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 10, 40; Müslim, “Mesâcid”, 1, 2). Bugün Kâbe’ye çevresiyle birlikte Mescid-i Harâm denildiði gibi Mescid-i Aksâ’ya da çevresiyle birlikte Harem-i þerif denilmekte ve bununla eski Kudüs’teki kuzeyi 321, güneyi 283, doðusu 474 ve batýsý 490 m. uzunlukta olan ve yer yer 30-40 m. yüksekliðe ulaþan surlarla çevrili bulunan, içinde Kubbetü’s-sahre’nin de yer aldýðý kutsal mekân kastedilmektedir.
Mescid-i Aksâ’nýn yerinin tesbiti ve planlanmasý Hz. Dâvûd ile baþlar. Ancak Allah mâbedin Hz. Süleyman tarafýndan yapýlacaðýný bildirir (II. Samuel, 7/1-13; I. Tarihler, 17/1-2). Bunun üzerine Dâvûd, oðlu Süleyman’a durumu anlatýp mâbedi inþa etmesini emreder ve mâbed yapýmýyla ilgili bütün malzemeleri ve elemanlarý ona teslim eder (I. Tarihler, 22/1-16). Mâbed için gerekli taþ ve kereste Lübnan daðlarýndan karþýlanmýþ, Sûr Kralý Hiram bunlarý Hz. Süleyman’ýn yolladýðý iþçilere ve kendi adamlarýna inþaatta kullanýlacak þekilde hazýrlatýp Kudüs’e göndermiþtir. Çünkü mâbedin yapýmý sýrasýnda ne keser ne çekiç sesinin duyulduðu belirtilmektedir (I. Krallar, 5/13-18; 6/7).
Ýlk mâbedin yeri konusunda farklý görüþler ileri sürülmüþtür. Bazýlarýna göre günümüzde Kubbetü’s-sahra’nýn bulunduðu Harem’in en yüksek kýsmý, onun Kudsü’l-akdes denilen en iç mekânýna veya sunaðýnýn (mezbah) bulunduðu kýsmýna tekabül etmektedir. Ahd-i Atîk’e göre inþaat Ýsrâiloðullarý’nýn Mýsýr’dan çýkýþýnýn 480. ve Hz. Süleyman’ýn hükümdarlýðýnýn dördüncü yýlýnda, yahudi takviminin ikinci ayý olan “ziv” ayýnda (nisan-mayýs) baþlamýþ ve yedi yýl kadar sürmüþtür. Ahd-i Atîk mâbedin uzunluðunun 60, geniþliðinin 20 ve yüksekliðinin 30 arþýn (1 yahudi arþýný = 45 cm.) olduðunu bildirmektedir. Giriþte 20 arþýn eninde, 10 arþýn uzunluðunda bir yer ve iki yanýnda Sûr Kralý Hiram tarafýndan döktürülmüþ iki tunç sütun yer almaktaydý. Ortada 20 × 40 zirâ boyutlarýndaki kutsal ana bölüm (kuds) yer alýyordu; sunak da bu bölümdeydi. Mâbedin en ön kýsmýnda Tevrat levhalarýnýn muhafaza edildiði ahid sandýðý için 20 × 20 arþýn boyutlarýnda bir iç oda (Kudsü’l-akdes) yapýlmýþ ve duvarlarý sfenks (kerub) kabartmalarýyla süslü altýn kaplama ahþapla örtülmüþtür. Mâbedin diðer iç duvarlarý da kabartmalarla donatýlmýþtý. Ana giriþte yine kabartmalý altýn levhalarla kaplý 2,25 m. eninde çift kanatlý kapý bulunuyordu. Hem mâbedin hem de iç odanýn etrafý üç katlý yan odalarla çevrilmiþti. Otuzar odanýn bulunduðu üst katlara burma merdivenlerle çýkýlýyordu. Odalarýn kullaným þekilleri, birbirlerine geçiþleri ve mimari amaçlarý açýsýndan cevaplanmasý gereken birçok soru bulunmaktadýr. Genel kabulün aksine bazý bilim adamlarý bu odalarýn Hz. Süleyman’dan sonra yapýya eklendiði görüþündedir. Mâbedin iç kýsmý yan odalarýn üstündeki kafesli pencerelerden ýþýk alýyordu. Kudsü’l-akdes ise on altýn þamdanla aydýnlatýlýyordu; mâbeddeki diðer madenî eþyanýn da tamamý altýndandý. Mâbedin saðýna güneydoðuya doðru tunçtan büyük bir havuz yapýlmýþtý. 10 arþýn çapýnda ve 5 arþýn yüksekliðinde olan havuz üçer üçer dört yöne bakan on iki boða heykelinin üzerine oturmaktaydý. Ayrýca mâbed görevlilerinin ve ziyaretçilerin abdest almasý için tunçtan dökme on araba üzerine yerleþtirilen ve her biri 1,5 ton kadar su alabilen on kazan yapýlmýþtý (I. Krallar, 6/1-37). Kur’an’da Hz. Süleyman’ýn emrinde çalýþan cinlerin mihraplar, heykeller, havuzlar kadar geniþ leðenler ve sabit kazanlardan ne dilerse yaptýklarý bildirilir (Sebe’ 34/13). Bu mihraplar mescidin bölümleriyle yorumlanmýþtýr (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXII, 70, 75). Ahd-i Atîk’in verdiði bilgiye göre mâbed büyük bir törenle açýlmýþ, bu sýrada görülen bazý olaðan üstü haller karþýsýnda Ýsrâiloðullarý taþ zemin üzerinde secdeye kapanmýþlardýr. Yine kitapta Hz. Süleyman’ýn 22.000 öküz, 120.000 koyun kurban ettiði ve bir hafta süreyle bayram yapýldýðý rivayet edilmektedir (II. Tarihler, 7/1-10). Varlýðý belgelere dayanan bu ilk mâbedden günümüze belki sonralarý tekrar kullanýlan bazý taþlarý dýþýnda fazla bir þey kalmamýþtýr. Ahd-i Atîk’in tasvirlerinden yapýnýn Ortadoðu ve antik Yunanistan’da geliþen mâbedlerden etkilendiði anlaþýlmakta, özellikle Teynet (Tell Tainat) kazýlarýnda ortaya çýkarýlan ve milâttan önce IX-VIII. yüzyýllara tarihlenen bir mâbed planýnýn Süleyman Mâbedi için yapýlan tanýmlamalara çok benzediði görülmektedir.
Çok deðerli eþya ile dolu olan Beytülmakdis, Hz. Süleyman’dan sonra zaman zaman istilâcýlarýn yaðmalama ve yýkýmlarýna mâruz kalmýþtýr. En büyük yýkým Bâbil Hükümdarý II. Buhtunnasr’ýn (Nebukadnezzar) Kudüs’ü üçüncü iþgali sýrasýnda olmuþ (m.ö. 586), þehri tamamen tahrip eden Buhtunnasr yýkýlan mâbedin kapý ve duvarlarýndan söktüðü altýn kabartmalarla diðer kýymetli eþyayý þehirden topladýðý ganimetlerle ve halkýn büyük bir kýsmýyla beraber Bâbil’e götürmüþtür. Bu þekilde baþlayan Bâbil esaretinin Bâbil’in Persler tarafýndan zaptý ile (m.ö. 539) sona ermesinin ardýndan Kudüs’e dönen yahudi ileri gelenlerinden Zerubbabel ve arkadaþlarý mâbedi yeniden inþa etmiþ (m.ö. 515) ve bu inþaat yirmi beþ yýl kadar sürmüþtür. Daha sonra Kudüs birkaç defa daha istilâya uðramýþ ve bunlardan Selefki Kralý IV. Antiokhos Epifanes’in iþgali sýrasýnda (m.ö. 168) mâbede Grek tanrý heykellerinin konulmasý üzerine Makkabi isyanlarý baþlamýþtýr; dört yýl sonra istilâcýlarý kovan Makkabiler mâbedi bunlardan temizlemiþlerdir. Ancak milâttan önce 63’te Pompeius’un, ardýndan Crassus’un emrindeki Roma ordularýnýn iþgal ve yaðmalarýna uðramýþtýr. Kýsa bir süre Partlar’ýn hâkimiyetine giren Kudüs, milâttan önce 37’de Romalýlar’ýn Yahudiye kralý ilân ettikleri I. Herod (Büyük Herod) tarafýndan yine onlarýn yardýmýyla ele geçirilince mâbed geniþletilerek yeniden yapýlmýþtýr. Bu inþaat Hz. Îsâ’nýn doðumundan yirmi yýl kadar önce baþlamýþ ve onun zamanýnda da sürmüþtür. Günümüzde yahudilerin ilk Süleyman Mâbedi’nin bir bölümü olduðu düþüncesiyle önünde dua ettikleri aðlama duvarý bu mâbedin çevre duvarýnýn batýya düþen kýsmýnýn kalýntýsýdýr. Kur’an’da bahsi geçen, Hz. Zekeriyyâ’nýn ve Meryem’in ibadete çekildikleri odalar da (Âl-i Ýmrân 3/37, 39; Meryem 19/11) bu binada olmalýdýr. Ahd-i Cedîd’de verilen bilgilerden Hz. Îsâ’nýn yaþadýðý dönemde yahudilerin mâbede gereken saygýyý göstermedikleri anlaþýlmaktadýr; çünkü Îsâ Kudüs’e geldiðinde mâbedin pazar yerine çevrilmiþ olduðunu görmüþ ve bunu engellemeye çalýþarak insanlara, Ahd-i Atîk’te mâbedin yapýlýþ amacýnýn bütün milletler için dua evi olduðuna (Ýþaya, 56/7) ve geçmiþte “haydut ini”ne çevrildiðine dair (Yeremya, 7/11) yer alan cümleleri hatýrlatmýþtýr (Markos, 11/15-17). Yine Ahd-i Cedîd’de mevcut bilgilerden Hz. Îsâ’nýn orada Ýncil’i öðretmeye çalýþtýðý, fakat yahudi kâhin, yazýcý ve ihtiyarlarýnýn buna karþý çýktýklarý anlaþýlmaktadýr (Luka, 20/1-2). Milâttan sonra 70 yýlýnda Titus kumandasýndaki Roma ordusunun iþgali sýrasýnda hemen hemen tamamen yakýlan Kudüs’le birlikte mâbed de yýkýlmýþ, þehir Hadrien zamanýnda (117-138) yeniden imar edilirken Beytülmakdis’in yerine Jüpiter Capitolinus Tapýnaðý yapýlmýþtýr. Kostantinos’un Hýristiyanlýðý kabulünden sonra bu tapýnaðýn yýkýldýðý sanýlmaktadýr.
Hz. Peygamber’in mi‘rac yolculuðuna çýkmadan önce müslümanlarýn kýblesi olan Mescid-i Aksâ’ya getirildiði Ýsrâ sûresinin ilk âyetinde açýkça belirtilmektedir. Hicretin ardýndan buranýn kýble oluþu on altý - on yedi ay kadar sürmüþtür. Bu durum Ýslâm’da Mescid-i Aksâ’ya verilen deðeri göstermekte ve Kudüs’ün ele geçirilmesinden yýllar önce Resûl-i Ekrem’in söylediði, ibadet ve ziyaret maksadýyla gidilmesi gereken üç mescidden birinin Mescid-i Aksâ (diðerleri Mescid-i Harâm ve Mescid-i Nebevî) olduðu (Buhârî, “Fażlü’ṣ-ṣalât fî mescidi Mekke ve’l-Medîne”, 1,6; Müslim, “Ḥac”, 511-513), bu mescidlerde kýlýnan namazýn kiþinin evinde tek baþýna eda edeceði namazdan elli bin kat daha çok faziletinin bulunduðu (Ýbn Mâce, “Ýḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 198) yolundaki hadisleri bunu pekiþtirmektedir. Hz. Ömer, Kudüs’ün anahtarýný teslim aldýðýnda kendisi de bizzat çalýþarak Mescid-i Aksâ’nýn (Süleyman Mâbedi) Hýristiyanlýk döneminde molozlar altýnda kalmýþ olan yerini temizletip Sahra’nýn güneyindeki düzlükte cemaate namaz kýldýrmýþ (Taberî, Târîḫ, II, 450), daha sonra da buraya bir mescid yaptýrmýþtýr. Ýlk dönem Ýslâm kaynaklarýnda bu mescid hakkýnda fazla bilgi bulunmamakta, ancak 50 (670) yýlý civarýnda burayý ziyaret eden bir hýristiyan hacýnýn anlattýklarýndan müslümanlarýn haremin doðu duvarýna yakýn bölümünde yer alan harabenin üzerini kalaslarla kapatarak 3000 kiþinin namaz kýlabileceði büyüklükte basit bir mescid yaptýklarý öðrenilmektedir (Creswell, s. 10). Keppel A. Cameron Creswell, söz konusu harabenin Titus’un askerleri tarafýndan yýkýlan mâbedin kalýntýsý olduðu kanaatindedir. Ya‘kūbî’ye dayanan bir rivayette, Mescid-i Aksâ’nýn ikinci defa Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervân tarafýndan Mýsýr’ýn yedi yýllýk haracý ile inþa edildiði belirtiliyorsa da 90-96 (709-714) yýllarýnda Mýsýr valiliði yapan Kurre b. Þerîk dönemine ait Grekçe divan kayýtlarýndan binayý yaptýranýn I. Velîd olduðu anlaþýlmaktadýr (a.g.e., s. 43). 130’da (747-48) vuku bulan deprem sýrasýnda mescidde büyük hasar meydana gelmiþ ve bina ancak Ebû Ca‘fer el-Mansûr zamanýnda (754-775) kapýlarýndaki altýn ve gümüþ kaplamalardan para bastýrýlarak tamir edilebilmiþtir. 158’de de (775) yine deprem sebebiyle kýsmen yýkýlmýþ ve Mehdî-Billâh tarafýndan yenilenmiþtir. Creswell o günden kalan bazý bölümlerin yardýmýyla binanýn planýný çýkarmýþtýr. Buna göre Mescid-i Aksâ kýble duvarýna dik uzanan ortadaki daha geniþ on beþ neften oluþuyor ve diðerlerine göre daha yüksek olan ve üst kýsmýnda pencereler bulunan 11,8 m. geniþliðindeki ana nefin ucunda çift cidarlý ahþap bir mihrap önü kubbesi, kuzey ucunda da ana giriþ yer alýyordu. Kuzey duvarýnda, 6,5 m. enindeki diðer neflere de birer kapý açýlmýþtý; ayrýca yan duvarlarda da kapýlar vardý. Binanýn cephesi 102,8, derinliði 69,2 m. idi; yani 2/3 oranýnda enine geniþ mescid planý burada da uygulanmýþtý. Abbâsî dönemine ait ikinci önemli imar Halife Me’mûn zamanýnda (813-833) yapýlmýþtýr.
425’te (1034) yine deprem yüzünden harap olan Mescid-i Aksâ, Halife Zâhir’in emriyle yeniden yapýlýrcasýna onarýlmýþ, sað ve sol taraftan dörder nef kaldýrýlarak bina küçültülmüþtür. Haçlý istilâsýndan sonraki Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin imarýnda bu onarým esas alýnmýþtýr. Günümüzdeki binanýn büyük bir bölümü de Zâhir döneminden kalmadýr. Bu durum, özellikle son büyük onarýmý gerçekleþtiren Mimar Kemâleddin Bey’in, kendisine 1925’te Ýngiliz Kraliyet Mimarlar Akademisi üyeliðini kazandýran ve 1922’de baþlayan titiz çalýþmalarý sýrasýnda ortaya çýkmýþtýr. Kemâleddin Bey, kuzey kubbe kemerinin kuzey kýsmýndaki sývalarý kaldýrdýðý zaman içinde Zâhir’in adý geçen uzun kûfî bir kitâbenin yer aldýðý sarmal kenger yapraklarýndan oluþan cam mozaik bir tezyinatla karþýlaþmýþ ve yaptýðý inceleme sonunda kubbe kasnaðýnýn da bu dönemden kaldýðýný anlamýþtýr. Mescidin bütün kemerleri çift kiriþlerle birbirine baðlanmýþ ve bu kiriþler alttan kalem iþi süslemeli tahta levhalarla kapatýlarak gizlenmiþtir. Orta nefin tavaný XX. yüzyýla kadar oyma tezyinatlý levhalarla süslenmiþti; bunlarýn farklý ölçüdeki ikisi (30 × 90 cm.; 60 × 110 cm.) Creswell tarafýndan yayýmlanmýþtýr. Creswell, motiflerden hareketle levhalarýn Mehdî-Billâh zamanýna ait olduðu ve Zâhir imarýndan sonra da kullanýldýðýný ileri sürer (A Short Account, s. 205-206, lv. 42). Orta nefin doðusu ile onun doðusundaki nefin 7,1 m. mesafesinde bulunan yuvarlak sütunlar dizisi ve kubbeyi taþýyan kemerler ve ana sahýnla “T” planý oluþturan doðu ve batý uzantýlarý Zâhir dönemine aittir. Tavan yüksekliði 12,4 m. olan mescidin üstü önceleri 21 m. yüksekliðindeki kubbe dýþýnda beþik çatýlarla kapatýlmýþken sonradan bunlar düz dama dönüþtürülmüþtür.
Haçlý istilâsý sýrasýnda büyük kýsmý Templier þövalyelerine verilen Mescid-i Aksâ’da bazý deðiþiklikler yapýlmýþtýr. “Mâbedliler” anlamýna gelen adlarýný Templum Salomonis dedikleri bu binadan alan Templier þövalyeleri kendilerine verilen kýsýmlarý ikametgâh ve erzak ambarý gibi bölümlere ayýrmýþlardýr. Diðer kýsýmlar ise buraya Palatium Salomonis diyen Latin krallarý tarafýndan saray olarak kullanýlmýþtýr. Bu dönemde bir kýsmý caminin içine, diðer kýsmý bitiþiðine rastlayacak þekilde bir kilise inþasýna baþlandýysa da tamamlanamamýþtýr. Selâhaddîn-i Eyyûbî Kudüs’ü geri aldýðý zaman Mescid-i Aksâ’nýn eski haline getirilmesi Kubbetü’s-sahra’dan daha fazla emek gerektirmiþtir. Binanýn güneybatýsýnda bulunan Templier þövalyelerinin silâhhânesi tâdil edilerek kadýnlar camisine çevrilmiþtir. Halep’te Nûreddin Zengî’nin yaptýrdýðý minber getirilip yerine konulmuþtur. 1217-1218 yýllarýnda Selâhaddin’in yeðeni Dýmaþk Emîri el-Melikü’l-Muazzam tarafýndan kuzey cephedeki giriþ revaký inþa ettirilmiþtir. Creswell’in planýnda da görüldüðü gibi mescidin doðu duvarý buradaki depolarýn yýkýlmasýyla girintili çýkýntýlý bir þekil almýþken 1938-1942 onarýmýnda yýkýlarak yerine düzgün bir duvar yapýlmýþtýr. Günümüzde yaklaþýk 80 × 55 m. boyutlarýnda düzgün bir dikdörtgen planý olan yapý mihraba dik yedi neflidir. Nefleri ayýran sivri kemerler akantus yapraklý baþlýklara sahip sütunlara oturur. Kuzeye açýlan sivri kemerlerde Haçlý seferleri sýrasýnda bölgeye gelen gotik etkiler görülür. Mescid-i Aksâ’nýn kuzeyinde yer alan þadýrvan XIX. yüzyýla aittir. Mermer þadýrvan 10 m. çapýnda daire planlý olup zemini dört basamak aþaðýdadýr. Altta ve üstte kaval silmelerle sýnýrlanan haznenin üzerindeki çeþme aynalarý bezemesiz rozet þeklindedir. Ýçte yer alan küre biçimli fýskýye çanaðý kýrmýzý renkli bir taþ kaideye oturur. Üstü yakýn zamanda demir parmaklýklarla donatýlan þadýrvanýn yenilenmiþ olan oturma yerleri arkalýklýdýr.
Memlük ve Osmanlý dönemlerinde birçok defa tamir edilen Mescid-i Aksâ’nýn Kanûnî Sultan Süleyman tarafýndan yapýlan onarýmýyla ilgili kitâbesi XIX. yüzyýlýn sonlarýnda kaybolmuþtur. Yapýnýn 1114’te (1702-1703) Mahmud Efendi tarafýndan tamir edildiðini belgeleyen kitâbe ise caminin batýsýnda yer alan Ýslâm Müzesi’nde (Câmiu’l-megāribe) saklanmaktadýr. II. Mahmud’un 1233 (1817-18) tarihli onarýmýna ait dört kitâbeden ikisi günümüzde mevcuttur. II. Abdülhamid tarafýndan halýlarý ve kandilleri yenilenen yapýda Ýngiliz mandasý döneminde 1922’den baþlayarak gerçekleþtirilen geniþ kapsamlý onarým çalýþmasýný Mimar Kemâleddin Bey yönetmiþtir. Harem dahilinde çeþitli zamanlarda yapýlmýþ birçok kubbe, dört minare, beþ sebil, çok sayýda kuyu ve sarnýç bulunmaktadýr. Mescid-i Aksâ’nýn altýnda giriþi taþ duvarla örülmüþ bir bölüm vardýr (yakýn yýllarda bu duvarýn Ýsrailli arkeologlarca açýlmasý, yahudilerle Araplar arasýnda büyük olaylarýn çýkmasýna sebep olmuþtur). Halk arasýnda Hz. Süleyman’ýn at ahýrlarý olarak bilinen bu bölüm hakkýnda daha çok XIX. yüzyýlda buraya giren Batýlý bazý müellifler tarafýndan yapýlan Harem-i þerif çizimlerinde bilgi verilmiþtir. Bu çizimlere göre söz konusu bölüm, yan duvarlardan gelen ve ortada kalýn tek bir sütun üzerindeki palmet süslemeli baþlýkta birleþen kemerlere oturtulmuþ dört basýk kubbeli salonla onun sol köþesinden merdivenle çýkýlan ve kuzeye doðru dizilmiþ bir sýra kalýn sütunla birbirinden ayrýlan tonozlu iki koridordan oluþmaktadýr (Ýbrâhim el-Fennî – Tâhir en-Nemerî, s. 618-622).
21 Aðustos 1969 tarihinde fanatik bir yahudi tarafýndan çýkarýlan yangýnda kýsmen tahribat gören mescidde Nûreddin Mahmud Zengî’nin yaptýrdýðý nefis ahþap minber de yanmýþtýr. Yangýndan kurtarýlmýþ olan minberin birkaç tahtasý Ýslâm Müzesi’nde teþhir edilmektedir. Yapý sonraki yýllarda aslýna uygun biçimde imar edilmiþse de yahudilerle Araplar arasýnda halen süren çatýþmalar sebebiyle zaman zaman yine saldýrý ve tahriplere mâruz kalmaktadýr. Mescid-i Aksâ diðer mescidlerde olduðu gibi medrese hizmeti de vermiþtir. Kütüphanesi Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin Kudüs’ü tekrar fethinin ardýndan daha da zenginleþtirilmiþtir.” https://islamansiklopedisi.org.tr/mescid-i-aksa
Takvimler Kasým 2025’i gösteriyordu ama ben orada ilk çaðýn sabahýna yürüyordum. Taþlarýn yaþý bilinmez; çünkü onlar tarihe deðil, hüzne göre eskir.
Kubbetü’s-Sahra’nýn altýn kubbesi uzaktan göründüðünde, içimde bir nida yükseldi: “Ýþte insanýn göðe ilk baktýðý yer burasý…”
Sonra adýmlarým beni güneye, Harem-i Þerif’in en son noktasýna götürdü. Mescid-i Cenubî’ye… Kýble Mescidi’ne… Cuma Camii’ne… Cami-ul Aksa diye anýlan, ama asýl adý Beytülmakdis Mukaddes Ev olan o ulu mabede. Kýble Camisi’ne vardýðýmda sabahýn serin ýþýðý içimi titretti. Ýþrak namazýný burada kýldým; her secde, içimdeki karanlýðý biraz daha eritti, gözyaþlarým avlu taþlarýna düþerken ruhum hafifledi. Kýble Camisi’nde Hz. Meryem Mihrabý’na baktým. Sessizlik ve þefkat, taþlara iþlenmiþti; kalbim, sanki binlerce yýl beklemiþ bir özlemin içine doðdu.
Kýble Camisi’nin içinde Hz. Ömer Mescidi’ne ulaþtým. Küçük, mütevazý ama sessizliðiyle yürek titreten bir mekândý. Yasin okumaya baþladýðýmda sesim titredi; kelimeler sadece dudaklardan çýkmýyor, ruhuma iþliyordu. Her ayet, gözyaþlarýmýn seliyle birleþiyor, içimdeki en karanlýk yaralarý sarýyordu. Her dua, taþlara iþleyen bir iz gibi ruhuma kazýnýyordu.
Ýlk kez Hicret’in 15. yýlýnda Kudüs fethedildiðinde, Halife Ömer bin Hattab, sadece bir þehrin deðil, ilk kýblenin anahtarýný teslim almýþtý. Kaynaklar, onun mabedin yerini kendi elleriyle temizlediðini söyler. Bir hükümdar düþünün ki; tacýný çýkarýp, molozun altýndan bir secde zemini arýyor. Tozu avuçlarken göðe deðil, topraða bakýyor.
Ben orada secde ederken, Hz. Âdem’in yaratýldýðý gölgenin üstüne eðiliyordum.
Davut’un planladýðý zemine, Süleyman’ýn sessizce ördüðü duvarlara, Ömer’in avuçladýðý toza, Selahaddin’in yerleþtirdiði minbere ve 1969’un küllerinden doðan sabaha…
1969’da o minber yandý. O minberin 1969’da yakýldýðý gün, ateþ sadece ahþabý deðil, göðsümüzü de kavurdu. Bir fanatiðin ateþiyle deðil, tarihin imtihan ateþiyle yandý. Fakat külün içinden yeniden doðan her þey gibi, minber de tekrar ayaða kalktý; çünkü burasý, yanýnca bile yok olmayan bir mana coðrafyasýydý. Yanan sadece minber deðildi; bir neslin kalbine “yeniden doðmanýn” mührü vuruluyordu. Küller kaldýrýldý, minber aslýna uygun tekrar yapýldý. Çünkü Aksa’da hiçbir þey ilk hali kadar yanmaz; o, aslýna uygun dirilenlerin mescididir.
Aksa uzak deðil, biz uzaklaþtýrýldýk. Kapýlarý bazen açýlmadý yüzümüze; turnikeler, sýnýrlar, izinler, soðuk bakýþlar… Anlaþýlan o ki; bir mabede giremeyen, mabedin içindedir aslýnda.
Çünkü Aksa’ya girmek, kapýdan geçmek deðil, ilk kýblenin hatýrasýna sadýk kalmaktýr.
Harem-i Þerif’in taþlarý, surlarý, kubbeleri, sütunlarý, kuyularý… Hepsi bir þehir deðil, bir sükût meydaný, bir dua eþiði, bir hüzün atlasýydý. Ben o atlasýn en dip satýrýný okudum: “Uzakta olan mabed deðil, insandýr. ”Ve orada kalbimden þu söz yükseldi:
“Ey Aksa, sen gökteki gölgeni yere indiren mescidsin,
biz ise yerden göðe gölgesini çýkaramayan ümmet…”
Mescid-i Aksa sadece bir yapý deðil, bir ilk yön, bir ilk çaðrý, bir ilk secde idi.
Mescid-i Haram’dan sonra insanýn Allah’a yöneldiði ikinci kapý, Mekke’den uzak olduðu için Aksa, ama Allah’a yakýn olduðu için Harem idi burasý. Uzaklýk coðrafyada deðil, kalpte olurdu.
Yakýnlýk da mesafede deðil, secdenin samimiyetindedir.
Sabah namazýný orada kýlamayanlarýn sýzýsý, kapýsýnda bekleyip içeri giremeyenlerin hüznü,
rüyaya düþen altýn kubbenin gölgesi gibi, kalbimin en dip kýsmýna yerleþti.
Aksa’nýn kapýlarý bazen turnike, bazen kilit, bazen sýnýr olur, ama onun asýl kapýsý göðe açýlýr.
Mi‘rac’ýn merdiveni hâlâ oradadýr; çünkü orasý insanýn deðil, Rabb’in seçtiði yükseliþ noktasýdýr.
Ben bugün Aksa’ya bakarken bir camiye deðil, ilk çaðýn kýble pusulasýna,
Âdem’den Süleyman’a, Ömer’den Selahaddin’e uzanan kesintisiz bir iman hattýna baktým. Kalbim güneyin kurþun kubbesi gibi aðýr, ama göðün kubbesi gibi açýktý o gün…
Aðladým, aðladým aðladým…



Henüz Yorum yok