MUSTAFA KÜÇÜKTEPE
KUDÜS GÜNLÜKLERİ -V- YENİ-
KUDÜS GÜNLÜKLERİ -V-
Mustafa KÜÇÜKTEPE
Mescidi Aksanın Avlusunda Bulunan Diğer Eserler
Bugün Harem-i Şerif dediğimiz o büyük kutsal alan yaklaşık 144 bin metrekare, dört bir yanı kadim surlarla çevrili: batı 466, doğu 488, kuzey 314, güney 281 metre… Bu sınırlar kılıçla değil, mütevatir duvarlarla, minarelerin göğe çizdiği istikametle mühürlenmiştir. İçinde nice eserler var ama iki bina, kalbin atışı gibi öne çıkar: Biri güneydeki Kıble (Cuma) Mescidi, Hz. Ömer’in Kudüs’te ilk namazı kıldırdığı yerin hatırasını taşıyan cami. Diğeri Kubbetü’s-Sahra, Mirac’ın ilk basamağı kabul edilen Hacer-i Muallak, yani “Havada Asılı Kaya” üzerine yükselen o ilahi kubbe.
Sabahın ilk solgun ışıkları Kudüs taşlarının üzerine düşerken, avlunun sessizliği ruhuma işliyordu. Hafifçe esen rüzgârla taşlar arasında dolaşan gölgeler, sanki binlerce yılın dualarını taşırken benim adımlarım sessiz bir melodinin ritmine karışıyordu. Her nefesimde geçmişin hüznü, geleceğin umudu ve duaların sessiz melodisi birlikte atıyor, kalbimi hem ürpertiyor hem de teselli ediyordu. Gözlerimi kapattım; içimde bir sarsıntı, bir titreme vardı. Taşların soğukluğu alnımda dolaşıyor, ruhumun derinliklerine işliyordu.
Kubbetü’s-Sahra’ya adım attığımda altın kubbenin ışığı kalbime ulaştı; taşların soğukluğu alnıma değdiğinde gözlerim doldu ve yılların birikmiş hüzünleriyle birleşen dualarım taşlara süzüldü. Muallak Kayası’nın yanında durduğumda, Hz. Muhammed’in miraca yükseldiği o anın manevi titreşimi ruhuma aktı; gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı kayarken kalbim bütün evrenle aynı anda dua ediyordu. Altındaki küçük mağara mescidinde Kuran okudukça, dualarım göğe yükseliyor, gözyaşlarım taşlarla birleşerek sessiz bir nehir gibi akıyordu. Her secde, içimde bir yanış, bir teslimiyet başlatıyordu; yalnızca bedenim değil, ruhum da eriyor, arınıyordu.
Peygamber Kubbesi (Nebi Mihrabı) hemen Kubbetü’s-Sahra’nın yanındaydı. Peygamber Kubbesi’nin altındaki tek kişilik mihrapta namaz kıldığımda, içimde tarifsiz bir huzur ve titreyen bir heyecan vardı. Hz. Muhammed’in tüm peygamberlere namaz kıldırdığı bu mekân, her nefesimi, her gözyaşımı kutsal bir ritme dönüştürüyordu. Taşlar fısıldıyor, içimdeki karanlık her damla gözyaşıyla eriyordu; dualarımla birleşen sessizlik göğe yükseliyor, ruhum nura karışıyordu. Burada zaman yoktu, sadece gözyaşları, dua ve ruhun derin yanışı vardı; geçmişin acılarıyla birleşen teslimiyetin huzuru kalbimdeydi.
Ruhlar Kubbesinin altında ise yediler kırklar toplanıyordu. Taşların ağırlığı adeta ruhumun en karanlık köşelerine dokunuyordu. Gözyaşlarım dualarla birleşiyor, ruhumla bütünleşiyordu. Her nefesim, her damla gözyaşı içimde bir arınış başlatıyordu. Burada yalnız olmadığımı hissetmek, ruhumun en derin boşluklarını bile dolduruyordu.
Cuma Camisi’nin geniş avlusuna adım attığımda, taşların binlerce yıllık duaların yankısını taşıdığını fark ettim. Altındaki büyük kütüphaneye indiğimde, eski Mushaf’lar ve kadim el yazmaları sessiz bir hayat fısıldıyordu. Ellerim sararmış sayfalara değdiğinde gözyaşlarım sessizce süzüldü; binlerce yılın duaları ve yalnızlıkları içimde birleşti. Her sayfa bir nefes, her damla gözyaşı bir teslimiyetin yankısıydı.
Mervan Mescidi’nin merdivenlerine adım attığımda ellerim duvarlara değdi; Emevî halifesi Mervan bin Muhammed’in mirası hâlâ burada yaşıyordu. Adımlarım sessizlik içinde yankılandı; taşlar, tarih boyunca geçen duaları ve sessiz bekleyişleri fısıldıyordu.
Rahmet Mescidi’nin avlusuna geldiğimde taşların sessiz şefkati ruhuma işliyordu. Geçmişin kırık umutları ruhumla bütünleşiyordu.
Burak Mescidine gittiğimde orası kapalıydı. İçimde bir titreşim daha hissettim; bu seferki Peygamberimin ruhunun bıraktığı manevi enerjiydi. Sessiz bir fısıltı gibi kalbime işleyen his, “Teslimiyet, her gözyaşında büyür, her dua seni nura taşır” diyordu. Gözyaşlarım süzülürken, ruhum yavaşça bir nehir gibi akıyor; içsel yanış, her damla gözyaşıyla birlikte bir teslimiyet ritmine dönüşüyordu. Peygamberimizin Kudüs’e burak ile gelişinin manevi enerjisi kalbime iniyordu. Her nefes bir dua, her gözyaşı bir teslimiyet, her kelime ruhumun en derin köşelerinde yankılanıyordu.
Süleyman Kubbesi’ne vardığımda gözlerim kubbenin ihtişamıyla doldu. Rivayetler der ki Hz. Süleyman burada durarak camiyi yaptırmış ve burada vefat etmiştir. Kubbenin kemerleri altında taşlar tarih ve kutsallıkla titriyordu. Bu kubbe bana tarihin ağırlığını hatırlatıyordu. Her nefes, her gözyaşı, Süleyman Peygamber’in buradaki mirasıyla birleşiyor, geçmişin sessiz dualarıyla dolan bir içsel çağlayan oluşturuyordu.
Aşıklar Mihrabından sonra İslâm Eserleri Müzesi’ne uğradım; camın arkasında vitrinlerde duran minber parçaları, yakılan minberin külleri bana bakıyordu. Parmaklarım camın soğukluğuna değdiğinde gözlerim doldu; dualarım minberin külleriyle birleşiyor, geçmişin sessiz çığlığı gözyaşım aracılığıyla göğe yükseliyordu.
Bu kutsal avluda sayamayacağım kadar farklı yapılar bulunmaktaydı. Su kuyuları, zaviyeler, medreseler, halvethaneler, çeşmeler, kubbeler…
Avluda yürürken Kubbetü’s-Sahra’nın ışığı, Peygamber Kubbesi’nin manevi titreşimi, Ruhlar Kubbesi’nin sessizliği, Cuma Camisi’nin bilgeliği, Süleyman Kubbesi’nin ağırlığı, Burak mescidinin yalnızlığı ve minberin külleri bir bütün hâline geldi. Her adım, içimdeki geceden sabaha, karanlıktan nura uzanan bir yolculuktu. Gözyaşlarım, dualarım ve içselliğim birbiriyle öylesine iç içeydi ki artık ne bedenim, ne zaman, ne mekân önemliydi; sadece ruhum vardı.
Bu mekanlarda her adım bir dua, her taş bir hatıra, her gözyaşı bir teslimiyet hâline geliyordu. İçimdeki karanlık, taşların sessizliği ve duaların ritmiyle eriyor, yerine tarifsiz bir huzur doğuyordu. Mescid-i Aksa sadece taş ve kubbeden ibaret bir mekân değildi. Her mihrap, her taş, her kitap ve her sessizlik, gözyaşı ve dua ile yoğrulmuş bir yaşamın parçasıydı.
Kapılar bana yalnızca dışarıdan açılmamıştı; içimdeki bütün kapılar, gözyaşlarım ve dualarımla birlikte aralanmıştı. Bu kutsal mekan, içimdeki karanlıktan nura, geçmişin hüznünden teslimiyetin dinginliğine uzanan, gözyaşı, dua ve içsellikle örülü bir ruh yolculuğuydu. Her adım, geçmişin acısı ile geleceğin umudu arasında bir köprü; her nefes, gözyaşı ve dua, ruhumun nura yükselen titrek bir ışığıydı. İçimdeki her kapı aralanmış, her gözyaşı bir ışık, her dua bir kanat olmuştu. Ve o anda anladım ki, Mescid-i Aksa’da asıl yükseliş, göğe değil, ruhun derinliklerine doğru gerçekleşiyordu.



Henüz Yorum yok