İYİLEŞTİREN İLİŞKİLER
İYİLEŞTİREN İLİŞKİLER
Geçen günler bir sosyal medya platformunda önüme bir video düştü. İnsan ilişkileri ile ilgili olduğu için bu içerik dikkatimi cezbetti. Konuyu daha derinlemesine araştırma gereğini hissettim. İletişimin ve duygusal bağların hayatımızda ne kadar önemli olduğunu, 1970’li yıllarda gerçekleştirilen bir deney üzerinden, bir daha vurgulama gereği duydum.
Bu anlamda bir gelişim psikoloğu olan Dr. Edward Tronick, anne ile bebek arasındaki duygusal etkileşimin önemini ortaya koyan dikkat çekici bir deney gerçekleştirdi. Deneyde anne ve bebek karşılıklı oturtuldu ve aralarındaki iletişim kamera aracılığıyla kaydedildi. Başlangıçta anne bebeğiyle doğal biçimde iletişim kuruyor; ona gülümsüyor, konuşuyor, oyun oynuyor ve göz teması sağlıyordu.
Bebek de annesinin bu davranışlarına karşılık veriyordu. Gülümsüyor, sesler çıkarıyor, ellerini hareket ettiriyor ve çeşitli mimiklerle annesiyle etkileşimini sürdürüyordu. Ancak deneyin bir sonraki aşamasında anne aniden yüz ifadesini sabitledi ve bebeğinin davranışlarına tepki vermeyi bıraktı. Artık gülümsemiyor, konuşmuyor ve göz temasıyla kurulan iletişimi sürdürmüyordu.
Bebek, annesindeki bu ani değişikliği kısa sürede fark etti. İlk başta annesinin dikkatini yeniden çekebilmek için daha fazla gülümsedi, ellerini hareket ettirdi, sesler çıkardı ve farklı davranışlar sergiledi. Bir başka ifadeyle, annesiyle kurduğu iletişimi yeniden canlandırabilmek için elindeki bütün imkânları kullanmaya çalıştı. Ancak çabaları karşılıksız kalınca huzursuzluğu arttı; sonunda bakışlarını uzaklaştırdı, etkileşimden geri çekildi ve üzülerek ağlamaya başlamıştır.
Annenin yeniden iletişim kurmaya başlamasıyla birlikte bebeğin davranışları da kısa sürede değişti. Bu kez gülümsemeler, sesler ve karşılıklı tepkiler yeniden ortaya çıktı. Deney, bebeklerin yalnızca fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasına değil, karşılarındaki kişinin duygusal varlığına, yüz ifadelerine ve kendilerine verdiği tepkilere de ihtiyaç duyduklarını gösteren önemli bulgular ortaya koydu. Still-face (durgun yüz) paradigması olarak bilinen bu araştırma yaklaşımı, erken çocukluk döneminde duygusal uyumun ve karşılıklı iletişimin incelenmesinde önemli bir yer edindi.
Burada dikkat çekici bir ayrıntı var: Bu deneyin ilk biçimleri gerçekleştirildiğinde henüz akıllı telefonlar hayatımızda değildi. Bugün ise parklarda, restoranlarda, toplu taşıma araçlarında ve evlerin oturma odalarında sıkça karşılaştığımız bir manzara var. Anne babalar çocuklarının yanında oturuyor, ancak dikkatleri çoğu zaman ellerindeki ekranlarda kalıyor. Fiziksel olarak aynı ortamda bulunmak, her zaman duygusal olarak da orada bulunmak anlamına gelmiyor.
Benzer bir durumu çoğumuz yaşamızdır. Kendi adıma benim büyük oğlan Yusuf daha bebekken, ben onunla oynarken ona bakıyor, gülümsüyor ve sesler çıkarıyordum. O da gülerek, eğlenerek ve sesler çıkararak karşılık veriyordu. Bazen yüzümü başka yöne dönüp ona bakmıyordum. Kısa bir süre sessizlik oluyordu ama ardından Yusuf ağlamaya başlıyordu. Ben yüzümü ona dönüp bakınca ağlaması kesiliyordu. Kaldığımız yerden aynı şekilde oynamaya devam ediyorduk. Hızlıca eski neşemiz yerine geliyordu.
Öyleyse kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bir çocuk bizimle iletişim kurmaya çalışırken kaç kez onun yüzüne bakıyor, gülümsemesine karşılık veriyor ve anlattıklarını gerçekten dinliyoruz? Belki de asıl mesele, çocuklarımızla aynı ortamda ne kadar zaman geçirdiğimiz değil, o zamanın ne kadarında onlarla gerçek bir iletişim kurabildiğimizdir. Çünkü çocuk, yalnızca yanında bulunan bir yetişkine değil, kendisini gören, duyan ve ona karşılık veren bir yetişkine ihtiyaç duyar. Ekrana yönelen her bakış elbette iletişimin bütünüyle kesildiği anlamına gelmez; ancak dijital araçlar karşılıklı etkileşimin önüne geçtiğinde, fiziksel yakınlık ile duygusal yakınlık arasındaki mesafe giderek açılabilir.
Çocuklarımızın en çok ihtiyacı olan ilgiyi onlardan esirgememeliyiz. Onları teknolojilerin insafına bırakamayız. Onların sevgi ihtiyacını başka yerlerden telafi etmesi, onlara yapılabilecek en büyük kötülüktür. Onların gelişimlerinde, onların anne babaları ile kurdukları duygusal bağlar büyük bir kıymete haizdir. Çocuklarımızla daha çok nitelikli zaman geçirmeli ve onlarla hatıralar biriktirmeliyiz.
Duygusal bağ kurmak bebeklerde ve çocuklarda çok önemli olduğu gibi yetişkinler için de oldukça hayati bir öneme sahiptir. Konuya ilişkin olarak “İyileştiren İlişkiler” isimli kitabında Richard G. Erskine şöyle demektedir: “İlişkisel ihtiyaçlar, kişilerarası iletişimin temelinde yer alan ve insan ilişkilerine özgü gereksinimlerdir. Yiyecek, hava ve uygun sıcaklık gibi yaşamın sürdürülmesi için zorunlu ihtiyaçlar arasında yer almasalar da yaşam kalitesinin yükseltilmesinde ve bireyin ilişkilerinde bir aidiyet duygusu geliştirmesinde önemli rol oynarlar. Bu ihtiyaçların en belirgin özelliği, kişinin yalnızca kendi çabasıyla karşılanamaması, karşılıklı etkileşimi ve aktif bir ilişki ortağını gerektirmesidir. Dolayısıyla ilişkisel ihtiyaçlar, insanların başkalarıyla yakınlık kurma, bağ geliştirme ve anlamlı ilişkiler içinde bulunma yönündeki evrensel arzusunun temel bileşenleridir.”
Ülkemizde sosyal bağların zayıfladığı ve insanların yalnızlaştığı bir dönemdeyiz. Takriben altı milyon insanın yalnız yaşadığı ifade edilmektedir. Bu nedenle yalnızlık bakanlığının kurulması dahi düşünülmektedir. İş böyle olunca iyileştiren ilişkilerin bir yolla çoğaltılması ve insanların en tabi ihtiyacı gibi olan duygusal bağların sıklıkla kurulması gerekmektedir. Aksi takdirde bir bebek gibi duygusal boşluk yaşayıp, ağlayacak ve sızlayacağız.
