Kudüs Ana Haber

MÜSLÜMANIN PARA İLE İMTİHANI: KANUNİ OLAN HER ŞEY AHLAKİ MİDİR?

MÜSLÜMANIN PARA İLE İMTİHANI: KANUNİ OLAN HER ŞEY AHLAKİ MİDİR?

Bir fonda milyonlar kazanmak yasal olabilir. Fakat asgari ücretlinin geçim mücadelesi verdiği bir ülkede, kazancın miktarı kadar nasıl elde edildiği, hangi vicdani ölçülere dayandığı ve toplumsal adalet duygusuyla ne kadar örtüştüğü de sorgulanmalıdır.

Tarih, insanın en çok eleştirildiği zamanlarda değil, en fazla imkâna kavuştuğu zamanlarda nasıl değiştiğinin hikâyeleriyle doludur. Çünkü insanın gerçek karakteri, çoğu zaman yoklukta değil, varlıkta; güçsüzlükte değil, güç sahibi olduğunda; kazanamadığında değil, kazandığında ortaya çıkar. Parasızken kanaatten söz etmek kolaydır. Asıl mesele, para kazandığında kanaati koruyabilmektir. Haksızlığa uğradığında adalet istemek tabiidir. Asıl imtihan, kazanç kapısı açıldığında başkasının hakkını, toplumun vicdanını ve kendi ahlaki sorumluluğunu unutmamaktır.

Para insanı bozar diye halk arasında meşhur bir söylem vardır. Aslında paranın böyle bir gücü yoktur. Para bozuk olan karakteri ortaya çıkmasına vesile olur. Aslında karakteri bozuk olan kişi, imkanı olmadığı için o kötü karakteri ortaya çıkarmıyordu, para bu bozuk kişiliğin çıkmasına vesile oldu.

Son günlerde kamuoyunu meşgul eden fon tartışmaları, tam da bu açıdan üzerinde düşünmemiz gereken bir meseleyi önümüze koyuyor: Bir kazancın kanunlara uygun olması, onu kendiliğinden ahlaki ve vicdani bakımdan meşru hâle getirir mi?

Bu soruyu yalnızca belirli kişilerin kazançları üzerinden değil, Müslüman toplumun parayla, servetle ve zenginlikle kurduğu ilişki üzerinden düşünmek zorundayız. Zira burada tartıştığımız mesele sadece finansal işlemler, yatırım tercihleri veya elde edilen kâr değildir. Asıl mesele, inandığımız değerlerle yaşadığımız hayat arasındaki mesafenin ne kadar açıldığıdır.

Kanun Başka, Ahlak Başka Bir Ölçüdür

Kamuoyuna yansıyan fon tartışmalarında dikkat çeken hususlardan biri, yapılan işlemlerin hukuki çerçevesi ile toplumun vicdanında oluşturduğu rahatsızlığın aynı şey olmamasıdır. Bir işlemin yürürlükteki mevzuata aykırı olmaması, onun ahlaki açıdan tartışma dışı olduğu anlamına gelmez. Hukuk ile ahlak birbirini tamamlayan iki alan olmakla birlikte, her zaman aynı soruya aynı cevabı vermez.

Hukuk, hangi davranışın yasak olduğunu ve hangi sınırlar içerisinde hareket edilebileceğini belirler. Ahlak ise insanın yalnızca ne yapabileceğini değil, ne yapması gerektiğini ve de ne yapmaması gerektiğini de sorgular. Hukuk, çoğu zaman dışarıdan denetlenebilir davranışlarla ilgilenirken ahlak, insanın niyetini, sorumluluğunu, ölçüsünü ve başkasına karşı taşıdığı yükümlülüğü de hesaba İçten bir güdü gereken bir olgudur.

Bir davranışın suç sayılmaması, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Bir işlemin yasal olması, toplumun vicdanında hiçbir soru işareti bırakmamasını da garanti etmez. Çünkü kanun, her zaman ahlaki sorumluluğun tamamını tarif edemez. Kanunun izin verdiği bir imkân, insanın vicdanında ayrıca sorgulanmayı gerektirebilir.

İşte tam burada Müslümanın ahlak anlayışı devreye girer. Müslüman, yalnızca yasaklanmış olanı yapmamaya çalışan kişi değildir. O, aynı zamanda kendisine tanınmış imkânları hangi ölçüyle kullanması gerektiğini düşünen, kazancını yalnızca hukukun değil, vicdanının ve inancının da süzgecinden geçiren insandır.

Müslüman için temel soru yalnızca “Bu kazanç yasal mı?” değil, “Bu kazanç hangi ahlaki ölçüyle savunulabilir?” sorusudur.

Bir Kazancın Rakamı, Toplumun Vicdanından Bağımsız Değildir

Asgari ücretin 30 bin lira düzeyinde olduğu bir ekonomik ortamda, bir yatırım veya fon üzerinden çok kısa süre içinde milyonlar, milyar lira gibi kazançların kamuoyunda tartışılması, sadece rakamların büyüklüğüyle açıklanamaz. Bu büyüklükteki kazançların nasıl elde edildiği, hangi risklerin alındığı, hangi kuralların uygulandığı ve kazanç sürecinin başkalarının haklarıyla nasıl bir ilişki içerisinde bulunduğu elbette önemlidir. Bu soruların cevapları bilinmeden kişiler hakkında kesin bir ahlaki hüküm vermek doğru olmaz.

Ancak meseleye yalnızca hukuki uygunluk ve finansal başarı açısından bakmak da eksik kalır.

Bir tarafta emeğinin karşılığını alabilmek için ay boyunca çalışan, kira ve fatura hesabı yapan, mutfak masraflarını denkleştirmeye uğraşan milyonlarca insan var. Diğer tarafta çok kısa bir zaman diliminde milyonlarca, hatta milyarlarca liralık kazançların konuşulduğu bir ekonomik düzen bulunuyor.

Bu iki durumun varlığı tek başına büyük kazançların haksız olduğunu göstermez. Her yüksek kazanç haram değildir; her servet ahlaki bir kusurun ürünü de değildir. Üretmek, yatırım yapmak, risk almak ve emeğin karşılığında zenginleşmek meşru ve değerlidir. İslam sermaye düşmanı değildir. Müslümanlığın zenginlikle kategorik bir kavgası yoktur. Asıl mesele, servetin hangi yoldan elde edildiği ve hangi anlayışla kullanıldığıdır.

Bununla birlikte, gelir uçurumlarının derinleştiği, geniş kesimlerin geçim sıkıntısı yaşadığı bir toplumda olağanüstü kazançlar, doğal olarak daha ağır bir vicdani sorgulamayı beraberinde getirir. Çünkü ekonomik hayat, sadece bireylerin kazanç hesaplarından ibaret değildir; aynı zamanda toplumsal güvenin, adalet duygusunun ve ortak yaşama iradesinin de alanıdır.

Burada sorulması gereken soru şudur: Bir kazanç hukuken mümkün olsa bile, onu elde eden insanın toplumsal sorumluluğu nerede başlar? İnsan, önüne çıkan her yasal fırsatı hiçbir ahlaki muhasebe yapmadan değerlendirebilir mi? Yoksa imkân büyüdükçe sorumluluğun da büyümesi mi gerekir?

Müslüman ahlakı açısından ikinci yaklaşımın daha güçlü bir karşılığı vardır. Çünkü servet, yalnızca sahibinin başarısının göstergesi değil, aynı zamanda onun nasıl bir insan olduğuna dair soruların da konusudur.

Para, İnsanın İçinde Sakladığı Neyi Ortaya Çıkarır?

Para kendi başına ahlaki değildir; fakat insanın ahlakını görünür hâle getiren güçlü bir imtihan aracıdır. İnsana güvenlik, hareket alanı ve imkân kazandırırken onun arzularını da büyütebilir. Kanaatkâr insanın elinde bir hizmet vasıtasına dönüşen servet, ölçüsünü kaybeden insanın elinde bir üstünlük aracına dönüşebilir.

İnsan önce para kazanmak ister. Sonra kazandığı parayı korumaya çalışır. Bir süre sonra daha fazlasını kazanmayı hedefler. Nihayetinde para, hayatını kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkar; hayatının merkezine yerleşen bir amaca dönüşür. İşte tehlike burada Para cepte, kesede, kasada güzel ama kalpte, gönülde olması kötüdür.

Çünkü insanın servetle kurduğu ilişki, zamanla diğer insanlarla kurduğu ilişkiyi de belirlemeye başlayabilir. Kimin değerli, kimin önemsiz olduğuna; kimin sözünün dinleneceğine, kimin görmezden gelineceğine; kiminle dostluk kurulacağına, kiminle mesafe korunacağına para ve makam üzerinden karar verilebilir.

Bu aşamada ahlaki ölçüler de değişmeye başlar. Dün eleştirilen davranışlar, bugün kazanç sağladığı için savunulabilir. Dün haksızlık sayılan uygulamalar, bugün kişinin kendi çıkarına hizmet ettiği için makul gösterilebilir. İnsan, başkasının kazancını sorgularken kendi kazancına karşı daha müsamahalı davranabilir.

Böylece mesele yalnızca ne kadar para kazanıldığı olmaktan çıkar; insanın kendi çıkarı karşısında hakikati koruyup koruyamadığına dönüşür.

Para da bir iktidar biçimidir. İnsana başkaları üzerinde etki kurma, kararları yönlendirme ve imkânlara erişme gücü verir. Bu güç ahlaki sorumlulukla sınırlandırılmadığında insan, sahip olduklarını korumak uğruna savunduğu değerlerden uzaklaşabilir.

Müslüman Olmak, Yalnızca Haramdan Kaçınmak mıdır?

Meseleyi Müslümanın para ile imtihanı açısından ele aldığımızda, sorumluluğun yalnızca açıkça haram olan kazançlardan uzak durmakla sınırlı olmadığını görürüz.

Elbette helal-haram ayrımı Müslümanın ekonomik hayatındaki temel ölçülerden biridir. Ancak ahlak, yalnızca yasakların sınırında durmaktan ibaret değildir. Ahlak, imkân sahibi olduğunda nasıl davranacağını, başkasının hakkını nasıl gözettiğini, kazancını hangi niyetle elde ettiğini ve sahip olduklarını hangi sorumluluk bilinciyle kullandığını da kapsar.

Kur'an'ın emanet, adalet, ölçü ve kul hakkı konusundaki hükümleri, Müslümanın ekonomik hayatını da kuşatır. Bu nedenle bir Müslüman, yalnızca yaptığı işlemin hukuken savunulabilir olup olmadığını değil, onun hakkaniyetle, dürüstlükle ve sorumlulukla bağdaşıp bağdaşmadığını da düşünmelidir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Çok para kazanmak ahlaki bir kusur değildir. Zengin olmak da başlı başına bir günah değildir. Bir insanın emeği, bilgisi, girişimciliği veya aldığı riskler sonucunda büyük bir servete ulaşması mümkündür. Fakat kazancın büyüklüğü, insanı ahlaki sorgulamadan muaf tutmaz.

Tam tersine, imkân büyüdükçe insanın sorumluluğu da genişler. Çünkü büyük servet, yalnızca daha fazla tüketme imkânı değil, daha fazla insanın hayatına dokunabilme gücü de sağlamalıdır.

Müslüman, “Kanun bana izin veriyor” diyerek bütün sorumluluğunu tamamlamış sayamaz. Kendi vicdanına şu soruları da yöneltmelidir: Kazancım başkasının hakkını zedeliyor mu? İnsanların güvenini istismar eden bir yapıdan yararlanıyor muyum? Elde ettiğim imkânı yalnızca kendi menfaatim için mi kullanıyorum? Yaptığım tercihi, aynı şartlarda yaşayan insanların yüzüne bakarak açıkça savunabilir miyim?

Bu soruların her biri, insanın kendi kazancıyla kurduğu ilişkinin ahlaki niteliğini ortaya koyar.

İnanç, Bir Kimlik mi; Bir Sorumluluk mu?

Fon tartışmalarının inanan insanlar bakımından daha fazla dikkat çekmesinin sebeplerinden biri de budur. Toplum, kendisini dini ve ahlaki değerlerle tanımlayan insanlardan yalnızca başarılı olmalarını değil, başarılarını bu değerlerle uyumlu biçimde taşımalarını da bekler.

Bir insanın Müslüman kimliğini öne çıkarması, onun her ekonomik tercihini otomatik olarak doğru hâle getirmez. İnanç, kişiye eleştiriden muafiyet sağlayan bir ayrıcalık değildir. Bilakis, insanın kendisini daha ağır bir sorumluluk altında hissetmesini gerektirir.

Bu nedenle Müslüman kimliğiyle hareket eden kişilerin ekonomik faaliyetleri söz konusu olduğunda, yalnızca hukuki uygunluk değil, güven, şeffaflık, hakkaniyet ve hesap verebilirlik de önem Toplumda temel inanç değerleri ile ön planda olan birinin bir usulsüzlüğü bu anlamda birden tepki ile karşılanması ondan bu olumsuz tavrın beklenmediğindendir. Bu kişiler "başkaları bunu yapıyor, ona neden bunu söylüyorsunuz" diyemez.

Bir toplumun inancı, sadece ibadet mekânlarında dile getirilen sözlerle ölçülemez. İnancın gerçek karşılığı, insanın para kazanırken, ortaklık kurarken, yatırım yaparken, çalışanına ücret öderken ve başkasının hakkıyla karşılaştığında nasıl davrandığında ortaya çıkar.

Dahası, ahlaki bir iddianın inandırıcılığı, insanın kendi çıkarına dokunduğu yerde belli olur. Başkasının yanlışını kolayca eleştiren bir insanın, kendi kazancını sorgulama cesareti göstermesi çok daha zordur. Çünkü insan, çoğu zaman kendisine fayda sağlayan davranışlara gerekçeler bulmakta mahirdir.

Oysa ahlaki olgunluk, insanın kendi lehine işleyen bir düzeni de sorgulayabilmesiyle başlar.

Asıl İmtihan, Kazanırken Başlıyor

Bugün yapılması gereken, kamuoyunda tartışılan her kazancı peşinen mahkûm etmek veya her hukuki işlemi ahlaki bakımdan kusursuz ilan etmek değildir. Yapılması gereken, hukukun gerektirdiği incelemeyi hukuk kurumlarına bırakırken, toplumsal ve ahlaki muhasebeyi de ciddiyetle yürütmektir.

Hukuki sorumluluk ile ahlaki sorumluluk birbirinin yerine geçmez. Bir kişi hakkında hukuki bir ihlal ortaya konulmadan suçlayıcı hüküm vermek doğru olmadığı gibi, hukuki bir ihlal bulunmamasını bütün ahlaki soruların cevabı saymak da doğru değildir.

Müslüman toplumun ihtiyacı, ne servet düşmanlığıdır ne de servet sahibini sorgulanamaz kabul eden bir anlayıştır. İhtiyaç duyduğumuz şey, kazancı meşru yollarla elde etmeyi, hakkaniyeti gözetmeyi, güveni korumayı ve imkânı sorumlulukla taşımayı esas alan bir ahlak anlayışıdır.

Çünkü toplumları ayakta tutan yalnızca kanunların varlığı değildir. Kanunların yanında, insanların birbirlerine güvenmesini sağlayan görünmez ahlaki bağlar da vardır. Bu bağlar zayıfladığında, hukuken mümkün olan davranışlar bile toplumsal vicdanda derin yaralar açabilir.

Mesele, bir insanın kaç milyon veya kaç milyar kazandığıyla sınırlı değildir. Mesele, kazancın insanın karakterini nasıl şekillendirdiği; servetin adalet duygusunu besleyip beslemediği ve inanç iddiasının ekonomik hayatta bir karşılık bulup bulmadığıdır.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Biz parayı mı yönetiyoruz, yoksa bir süre sonra para mı bizi yönetmeye başlıyor?

Zira insanın gerçek zenginliği, sahip olduklarının miktarıyla sınırlı değildir. Sahip oldukları karşısında neyi kaybetmediği de en az onlar kadar önemlidir. Para kazanırken dürüstlüğünü, makam sahibi olurken tevazusunu, güç elde ederken adaletini ve zenginleşirken merhametini koruyamayan bir insanın kazancı, rakamlarla ifade edilemeyecek bir kaybı da beraberinde getirebilir.

Müslümanın para ile imtihanı tam da burada başlar. Yoklukta sabretmek, zorlukta kanaat göstermek elbette değerlidir. Fakat asıl mesele, imkân sahibi olduğunda ölçüyü korumaktır.

Her yasal olan ahlaki olmayabilir. Her kârlı olan vicdanen savunulabilir olmayabilir. Her kazanılan servet, insanın gerçek anlamda kazandığını göstermez.

Çünkü Müslümanın ekonomik hayatındaki nihai ölçü, yalnızca kanunun izin verdiği sınırlar değildir. Hukuka riayet etmek zorunludur; fakat ahlaki sorumluluk bununla sona ermez. Müslüman, kazancını adaletin, hakkaniyetin, emanet bilincinin ve vicdanın ölçüsünde de değerlendirmek zorundadır.

Asıl mesele, ne kadar kazandığımız değil; kazanırken kim olduğumuzu koruyup koruyamadığımızdır.

Bu haberi paylaş

Habere Tepki Ver (0)

MUHAMMED ŞAMİL GENÇOSMANOĞLU — Diğer Yazıları

Yorumlar

Yorum Yaz