KUDÜS GÜNLÜKLERİ -XII-

KUDÜS GÜNLÜKLERİ -XII-
Mustafa KÜÇÜKTEPE
ZEYTİN DAĞI'NDA BİR GARİBİN IŞIĞI
Bazı şehirler vardır; içine girmezsiniz, sizi içine alırlar. Kudüs öyledir. Daha ilk adımda anlar insan bunu. Taşların sessizliği başka, göğün rengi başka, rüzgârın dokunuşu başkadır burada. Dünya üzerinde nice şehir vardır; kimi gözlere hitap eder, kimi akla. Kudüs ise doğrudan kalbe dokunur. Çünkü bu şehir yalnızca taşlardan kurulmuş bir şehir değildir. Peygamberlerin yürüyüşleri, velilerin gözyaşları, şehitlerin duaları ve mazlumların ahları üst üste birikmiştir.
Kudüs'e akşam başka iner. Gün son ışıklarını Kubbetü's-Sahra'nın altın kubbesine bırakırken gökyüzü moraran bir duaya dönüşür. Minarelerden yükselen ezanlar uzak kiliselerin çan sesleriyle karışır. İnsan o vakit anlar ki Kudüs yalnızca bir şehir değil; insanlığın hafızasıdır. Hz. İbrahim'in arayışı, Hz. Davud'un gözyaşları, Hz. Meryem'in sessizliği, Hz. İsa'nın duası ve Miraç gecesinin göğe açılan kapısı aynı göğün altında buluşmuştur.
O akşam Zeytin Dağı'na doğru çıkıyordum. Rüzgâr yüzüme değil, sanki yıllardır unuttuğum bir hatıraya dokunuyordu. Bin yıllık zeytin ağaçları sessiz nöbetçiler gibi duruyordu. Dalları göğe değil, tarihin derinliklerine uzanıyordu sanki. Her yaprakta bir dua, her gövdede bir sabır saklıydı.
Ve sonra küçük bir mescit gördüm, mütevazı, sessiz, gösterişsiz. Tıpkı içinde yatan gibi. Kapısının üzerinde yeşil bir ışık yanıyordu. “Selman minna ehl'el-beyt...”
Bir an durdum. Bu cümleyi daha önce defalarca okumuştum. Ama o gün ilk defa duydum. Bazı sözler gözle okunmaz; kalple işitilir. O an sanki Kudüs sustu. Rüzgâr sustu. Ve yalnızca bu söz kaldı: “Selman bizdendir...”
Ne büyük bir kabul... Ne büyük bir müjde... Ne büyük bir vuslat...
Kapının önünde uzun süre kaldım. İçeri girmeden önce Selman'ı Farisi’yi düşünüyordum.
Hayır... Belki de kendimi düşünüyordum. Bir insan neden evini bırakır? Neden yurdunu terk eder? Neden her şeyini kaybetmeyi göze alır? Neden bir ömür boyunca görünmeyen bir hakikatin peşinden koşar? Çünkü bazen insanın kalbinde bu dünyaya ait olmayan bir özlem uyanır. Ve o özlem uyandığında artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Selman'ın içinde de öyle bir özlem vardı. Ateş tapınaklarının alevleri onu ısıtmıyordu. Kilise çanları onu doyurmuyordu. Dünya ona dar geliyordu.
Çünkü Allah (c.c.) tarafından çağrılan ruhlar dünyanın hiçbir köşesine bütünüyle sığamaz. Onlar yürürler, ararlar, beklerler, yanılırlar, düşerler, yeniden kalkarlar, ama vazgeçmezler. İçlerinde sönmeyen bir kandil vardır. Hakikat kandili...
Hz. Selman bunun için İran'dan çıktı. Şam'dan geçti. Musul'a uğradı. Nusaybin'de bekledi. Amuriye'de sabahladı. Rahiplerden rahiplere yürüdü. Her hocasının ölümünde biraz daha yalnız kaldı. Her yolculukta biraz daha garipleşti. Sonunda köle oldu, satıldı, hor görüldü, aç kaldı. Ama vazgeçmedi.
Çünkü bazı insanlar ekmekten önce manayı arar. Bazı ruhlar vardır ki dünyaya sığmaz; onların kalbi yalnızca Allah (c.c.)'ın huzurunda sükûna erer.
Ve nihayet Medine'nin hurmalıkları arasında yıllardır aradığı güneşle karşılaştı. Beklediği yüzü gördü. Kitaplardan, dualardan ve rahiplerden işittiği o yüzü... O an uzun yolculuğun bütün acıları anlam kazandı. Çünkü insan bazen hakikate ulaşabilmek için ömrünü tüketmek zorundadır.
İçeri girdim. Loş ışıkların altında duran sandukaya baktım. Bir mezardan çok bir emanete benziyordu. Sanki burada bir insan değil de insanlığın bitmeyen arayışı yatıyordu. Uzun uzun baktım. Ve ilk defa bir mezarın başında ölümü düşünmedim. Hayatı düşündüm. Çünkü bazı kabirler ölümü anlatmaz. İnsana nasıl yaşaması gerektiğini anlatır.
Sonra Hendek günü geldi aklıma. Savaşın gölgesinin Medine'nin üzerine çöktüğü gün… Ufukta karanlık ordular vardı. İnsanlar çıkış yolu arıyordu. İşte tam o sırada ayağa kalkan yine o garipti.
O sürgün, O yolcu, O hakikat avcısı: “Hendek kazalım.” Ne kadar sade görünen bir cümle... Ama bazen Allah tarihin yönünü birkaç kelimeyle değiştirir. Ve bazen en büyük hikmetler saraylardan değil, gurbetlerden çıkar. Çünkü gurbet insanı olgunlaştırır. Acı insanı derinleştirir. Beklemek insanı Allah'a yaklaştırır. Belki de bu yüzden Peygamber Efendimiz ona baktığında hakikatin çilesini çekmiş bir kalp gördü.
Ve o büyük cümleyi söyledi: “Selman bizdendir. Ehl-i beyttendir.”
Bu söz yalnızca bir sahabeye verilmiş bir değer değildir. Sanki hakikati arayan bütün gariplere açılmış ilahi bir kapıdır. Irkın, dilin ve coğrafyanın ötesinde kurulmuş bir kardeşliğin ilanıdır.
Dışarı çıktığımda Kudüs akşama teslim olmuştu. Ama şehir uyumuyordu. Taşlar zikrediyordu. Zeytin ağaçları dua ediyordu. Gökyüzü görünmeyen meleklerin kanat sesleriyle doluydu sanki.
Ve ilk defa kendi kalbimin de bu zikre katıldığını hissettim. Bir kez daha dönüp mescide baktım. Kapının üzerindeki yeşil ışık hâlâ yanıyordu. Fakat artık onun bir lambadan geldiğine inanmıyordum. O ışık yalnızca Hz. Selman'ın ışığı değildi. Hz. İbrahim'in arayışından geliyordu. Hz. Musa'nın yürüyüşünden... Hz. Meryem'in sabrından... Hz. İsa'nın duasından... Hz. Muhammed'in miracından... Ve hakikati ararken yorulan bütün insanların gözyaşlarından...
Biz bu dünyaya yerleşmek için gönderilmedik. Biz buraya hatırlamak için gönderildik. Bir sözü, bir ahdi, bir sesi, bir dönüşü... Çünkü dünya dediğimiz şey biraz da gurbettir. Hepimiz uzak bir yerden gelmiş ve asıl yurdunu unutmuş yolcular gibiyiz.
Hepimiz bir şey arıyoruz. Bir anlam, bir merhamet, bir ses, bir hakikat... Belki adını koyamıyoruz. Belki tarif edemiyoruz. Ama arıyoruz. Çünkü ruh geldiği yeri unutmaz. Ve bütün yollar, bütün arayışlar, bütün ayrılıklar sonunda tek bir kapıya çıkar: Allah'a.
Zeytin Dağı'ndan inerken içimde başka bir şehir kurulmuştu artık. Surlarını özlem örüyordu. Kapılarında dua bekliyordu. Sokaklarında hatıralar dolaşıyordu. Ve o şehrin tam ortasında elinde kandiliyle bir yolcu yürüyordu. İran'dan çıkmıştı. Asırları aşmıştı. Kalbime kadar gelmişti.
Rüzgâr hafifçe esti. Zeytin dalları birbirine sürtündü. Akşam biraz daha koyulaştı. Ve bana öyle geldi ki hâlâ uzak diyarlardan gelen bir yolcunun ayak sesleri duyuluyordu. Çünkü bazı insanlar ölmez. Bazı insanlar tarihte kalmaz. Bazı insanlar bir mezarda yatmaz. Bir dua, bir yön, bir ışık olarak yaşamaya devam eder. Hz. Selman da onlardan biriydi.
