KUDÜS GÜNLÜKLERİ -XIII-

KUDÜS GÜNLÜKLERİ -XIII-
Mustafa KÜÇÜKTEPE
Davut Nebî'nin Huzurunda
Kudüs, yalnızca taşlardan örülmüş bir şehir değildir. Burada her taşın altında bir dua, her sokağın kıvrımında bir peygamber hatırası, her kapının eşiğinde insanı kendi içine çağıran kadim bir sessizlik vardır. Bu sessizlik bazen Mescid-i Aksâ'nın avlusunda bir zeytin ağacının gölgesinde, bazen de Siyon Tepesi'nde Hazreti Davut'a nispet edilen makamın kapısında karşınıza çıkar.
Daracık taş sokaklardan yürüyerek ulaştığımız külliyenin girişinde farklı dillerde yazılmış bir levha karşılıyor ziyaretçileri: "King David's Tomb". Yahudilerin "Kral Davud", Müslümanların ise Allah'ın seçkin nebîlerinden biri olarak bildiği Hazreti Davut'un hatırasına adanmış bu mekân, asırlardır insanların kalbinde aynı hakikatin farklı yankılarını taşımaya devam ediyor.
İçeriye girebilmek için başların örtülü olması gerekiyor. Museviler, "kipa" adını verdikleri küçük takkeyi başlarına yerleştirirken, bizler de kendi takkelerimizi takıp sessizce avluya girdik. O an, insan başındaki örtünün yalnızca bir gelenek değil, ilahî huzur karşısında duyulan tevazunun sembolü olduğunu hissediyor. Çünkü peygamberlerin izinde yürümek, biraz da kibri kapının dışında bırakabilmektir.
Külliyenin içinde yaşlı genç birçok Yahudi, Hazreti Davut'un mezarı kabul edilen sandukanın çevresinde oturmuş, ellerindeki Tevrat veya Mezmurlar'dan pasajlar okuyordu. Dudaklarından dökülen kelimeler, zamanın içinden süzülüp gelen eski bir ilahiyi andırıyordu. Biz ise bir köşeye çekilip Yâsîn-i Şerif okumaya başladık. Bir tarafta Zebur'un yankısı, diğer tarafta Kur'an'ın tilaveti... Aynı peygamberin hatırası etrafında, farklı zamanlardan ve farklı ümmetlerden yükselen niyazlar birbirine karışıyordu.
Kur'ân-ı Kerîm, Hazreti Davut'u yalnızca bir hükümdar olarak değil, hikmetle donatılmış bir peygamber olarak anlatır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
"Andolsun, Davud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik... Ey dağlar ve kuşlar! Onunla birlikte tesbih edin, dedik..." (Sebe, 34/10)
O an külliyenin kalın taş duvarlarına bakarken insanın zihninde bu ayet canlanıyor. Belki de Kudüs'ün taşları hâlâ o tesbihlerden bir iz taşıyor; belki de rüzgâr, asırlar öncesinden kalma bir zikri bugün bile şehrin sokaklarında dolaştırıyor.
Bir başka ayette Rabbimiz şöyle buyurur:
"Ey Davud! Şüphesiz biz seni yeryüzünde halife kıldık. O hâlde insanlar arasında hak ile hükmet..." (Sâd, 38/26)
Davut Nebî'nin hayatı, yalnızca ibadetle değil, adaletle de örülmüştür. Bu yüzden Kudüs'te onun makamında bulunmak, insanı ister istemez dünyanın bütün zulümlerini, savaşlarını ve haksızlıklarını düşünmeye sevk ediyor. Çünkü Davut'un mirası, kılıçtan çok hakkaniyetin, iktidardan çok emanetin mirasıdır.
Kur'an'ın bildirdiğine göre Allah Teâlâ ona Zebur'u indirmiştir:
"Allah, Davud'a da Zebur'u verdi." (Nisâ, 4/163)
Belki de o yüzden, külliyede duyulan her mırıltı, her alçak sesli okuma, insanın içinde eski bir ilahinin devam ettiği hissini uyandırıyor. Davut Nebî'nin sesinin güzelliği ve Rabbine olan derin muhabbeti, İslâm geleneğinde de ayrı bir yere sahiptir. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), güzel sesiyle Kur'an okuyan sahâbîlerden Ebû Musa el-Eş'arî'yi dinledikten sonra ona şöyle buyurmuştur:
"Sana Davud ailesinin mizmarlarından (güzel seslerinden) bir mizmar verilmiştir."
(Buhârî, Fedâilü'l-Kur'ân; Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn)
Bu hadis, Hazreti Davut'un Rabbine yakarışındaki letafeti ve ilahî kelama olan yakınlığını gösteren en güzel işaretlerden biridir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), onun ibadet hayatını da ümmetine örnek göstermiştir. Abdullah b. Amr'a hitaben şöyle buyurur:
"Allah katında orucun en sevimlisi Davud'un orucudur; bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı. Allah katında namazın en sevimlisi de Davud'un namazıdır; gecenin yarısında uyur, üçte birinde ibadet eder, altıda birinde tekrar istirahate çekilirdi."
(Buhârî, Teheccüd; Müslim, Sıyâm)
Bu hadisleri hatırlayınca, Davut Nebî'nin makamında edilen duanın sadece bir ziyaret duası olmadığı anlaşılıyor. O dua, aynı zamanda adalet için, güzel ahlak için, güzel bir sesle Rabbini zikreden bir gönle sahip olabilmek için edilen bir niyaz oluyor.
Yâsîn-i Şerif'in son ayetleri okunurken başımı kaldırıp etrafı seyrettim. Bir tarafta ellerini eski bir kitabın üzerine koymuş yaşlı bir haham, diğer tarafta sessizce Kur'an okuyan bir Müslüman... Aralarında ne konuşma vardı ne de tartışma. Sadece aynı gökyüzünün altında, aynı büyük peygamberin hatırası etrafında yükselen bir arayış vardı. O an aklıma Kur'an'ın peygamberlere dair ortak çağrısı geldi: İnsanları Allah'a kulluğa, adalete ve merhamete davet etmek...
Siyon tepesinden ayrılırken insan geride yalnızca bir ziyaret mekânı bırakmıyor. Biraz Hz. Davut'un duasını, biraz Zebur'un hüznünü, biraz Kur'an'ın nurunu da yüreğine alıp yola koyuluyor. Çünkü bu şehirde peygamberler, tarihin uzak sayfalarında kalmış isimler değildir; taşlara sinmiş bir nefes, rüzgâra karışmış bir dua gibi hâlâ yaşamaktadırlar.
Ve insan, Siyon Tepesi'nden inerken içinden sessizce şunu geçiriyor:
"Ey Rabbimiz! Davut'a hikmet ve güzel ses verdiğin gibi, bize de hakkı söyleyen bir dil, adaleti gözeten bir vicdan ve seni zikretmekten yorulmayan bir kalp nasip eyle. Bu mübarek beldeleri fitneden, savaştan ve gözyaşından kurtar; peygamberlerin mirasına layık bir barış iklimiyle onları yeniden buluştur. Âmin."
