Kudüs Ana Haber

KUDÜS GÜNLÜKLERİ –XV

MUSTAFA KÜÇÜKTEPE31 Temmuz 202606:490
KUDÜS GÜNLÜKLERİ –XV

KUDÜS GÜNLÜKLERİ –XV-

 

                                                                                                             Mustafa KÜÇÜKTEPE

 

Vâdî-i Şuayb'da Hz. Musa'nın Yalnızlığını Hissetmek

Kudüs'ten ayrılırken geriye dönüp uzun uzun baktım. İnsan bu şehirden kolay ayrılamıyor. Çünkü Kudüs, insana yalnızca görülecek yerler bırakmıyor; içinde taşınacak hatıralar da bırakıyor.

Kudüs'ten ayrılmak kolay değildi. Şehrin taşları, insanın ayaklarına görünmeyen bağlar örüyor; her adımda geride yalnızca bir şehir değil, peygamberlerin nefesi, sahabenin gözyaşı ve asırların duası kalıyordu. Otobüsümüz sınıra doğru ilerlerken dönüp son defa Kudüs tepelerine baktım. Altın kubbe yavaş yavaş ufkun içinde kayboluyordu. Meğer bu yolculuk Kudüs'ten ayrılmak değil peygamberlerin izini başka bir coğrafyada sürmeye devam etmekmiş.

Bugün siyasi haritalar Kudüs ile Ürdün arasına sınırlar çizmiş olabilir. Oysa vahyin coğrafyasında böyle ayrılıklar yoktur. Çünkü aynı gökyüzü, aynı rüzgâr ve aynı ilâhî çağrı, bu toprakların tamamını kuşatmıştır. Bir zamanlar Hz. İbrahim bu yolları aşmış, Hz. Lut bu vadilerde yaşamış, Hz. Musa gurbetin en derin yalnızlığını burada tatmış, Hz. Şuayb insanları hakka ve adalete çağırmıştı. Bu yüzden Ürdün'e geçtiğimde yeni bir ülkeye değil, Kur'an'ın sayfalarında yıllardır dolaştığım başka bir menzile ulaştığımı hissettim.

Rehberimiz, birazdan Vâdî-i Şuayb'a varacağımızı söylediğinde zihnimde Kur'an'ın en dokunaklı yolculuklarından biri canlandı. Hz. Musa, arkasında sarayları bırakmıştı. Nil'i bırakmıştı. Firavun'un zulmünü bırakmıştı. Önünde ise yalnızca belirsiz bir yol vardı. Firavun'un sarayında büyüyen, sonra istemeden bir cana kıydığı için Mısır'dan ayrılmak zorunda kalan Hz. Musa, arkasına ne servet alabilmişti ne de bir yol arkadaşı. Yalnızdı, yorgundu, gurbet içindeydi. Fakat Allah'a güveniyordu. Önünde uçsuz bucaksız çöller, içinde yalnız Rabbine duyduğu tevekkül vardı. Kur'an onun bu hâlini birkaç kelimeyle anlatır; fakat o birkaç kelimenin içinde bütün yolcuların yorgunluğu gizlidir: "Medyen'e doğru yönelince, 'Umarım Rabbim beni doğru yola iletir.' dedi." Ne büyük bir teslimiyet, ne yüce bir tevekkül…

Yolu onu Medyen'e götürdü. Bugün Ürdün sınırları içinde kalan ve halk arasında Vâdî-i Şuayb diye bilinen bu bereketli vadide, bir kuyunun başında iki genç kız gördü. İnsanlar hayvanlarını suluyor, onlar ise kalabalığın dağılmasını bekliyordu. Hz.Musa onların bekleyişini görünce hiçbir karşılık beklemeden yardım etti. Ne adını söyledi. Ne kim olduğunu anlattı. Ne de bir teşekkür bekledi. İyilik bazen budur. Kimsenin bilmediği bir yerde, yalnız Allah bilsin diye yapılan bir davranış. Ardından gölgeye çekildi. Yorgundu, açtı, kimsesizdi…

Otobüs vadinin kıvrımları arasından ilerlerken pencereden dışarı baktım. Sarı kayalıkların arasına serpiştirilmiş zeytin ağaçları, yüzyıllardır aynı gökyüzüne bakan tepeler ve sessizliğe gömülmüş yollar...

Bir an için zaman ortadan kalktı. Sanki birazdan kuyunun başında bekleyen iki genç kız görünecek, ardından yorgun bir yolcu elindeki son kuvvetle onların hayvanlarını sulayacaktı. Kur'an'ın anlattığı kıssa, kitap sayfalarından çıkıp gözlerimin önünde yeniden yaşanıyordu.

Kur'an, Musa'nın o kuyunun başında yaptığı iyiliği anlattıktan sonra, onun bir ağacın gölgesine çekilip şöyle dua ettiğini haber verir: "Rabbim! Bana indireceğin her hayra gerçekten muhtacım." Ne kadar kısa, ne kadar derin bir duadır. Bu dua, sadece Hz. Musa'nın duası değildir. Allah’ın insanlara öğrettiği yeryüzünde kendini yalnız hisseden herkesin duasıdır.

Kudüs bana secdenin haysiyetini öğretmişti; Vâdî-i Şuayb ise muhtaç olmanın vakarını öğretiyordu. Allah bazen en büyük ikramlarını, kulunun bütün sebeplerden koptuğu anlarda gönderiyordu.

Bir süre sonra o iki genç kızdan biri utana utana geri geldi. Babası onu çağırıyordu. O baba, Hz.Şuayb idi. Bir kuyunun başında başlayan karşılaşma, bir ömrün yönünü değiştirdi. Hz. Musa burada güven buldu. Bir yuva buldu. Bir aile buldu. Kendisini yetiştirecek bir önder buldu. Ve en önemlisi Allah'ın takdirini buldu.

Otobüsümüz Vâdî-i Şuayb'a yaklaştığında Kur'an'ın bu sahneleri gözümün önünden birer birer geçiyordu. Binlerce yıl önce bir peygamberin yürüdüğü yollar, bugün bizim ayaklarımızın altındaydı. Taşlar değişmişti. Yollar değişmişti. Fakat Allah'ın ayetleri değişmemişti.

Cuma vaktiydi. Yolculuğumuzun en anlamlı duraklarından birine ulaştık. Şuayb Peygamber Camii'ne girdik. Şuayb Peygamber Camii'nin avlusuna girdiğimizde içimde tarif edemediğim bir huzur vardı. Aynı gökyüzünün altında saf tuttuk, ezanı ve hutbeyi dinledik. Cuma namazını Ürdünlü Müslümanlarla eda ettik. Secdeye vardığımda aklımdan şu düşünce geçti: Belki de bu vadinin rüzgârı, binlerce yıl önce Hz. Musa'nın duasına şahit olmuştu. Belki aynı rüzgâr bugün de bizim dualarımızı taşıyordu. Allah katında zamanın bizim bildiğimiz gibi işlemediğini, bazı mekânların asırlardır aynı rahmeti soluduğunu hissettim.

Cuma namazından sonra Hz. Şuayb'a nispet edilen makamda Yâsîn-i Şerif okuduk. Ayetlerin yankısı taş duvarlardan dönüp kalbime çarpıyordu. O an anladım ki peygamberlerin gerçek mirası ne kubbelerdir ne duvarlar. Onların asıl mirası, sabırdır, tevekküldür, merhamettir, hakikate sadakattir. Allah'a güvenmeyi öğreten dualarıdır. Bir kuyunun başında edilen samimi bir dua, bazen bir ömrün, hatta insanlık tarihinin yönünü değiştirebilir.

Kudüs bana secdenin izini göstermişti. Vâdî-i Şuayb ise tevekkülün izini gösterdi. Bir çeşme  başında başlayan hikâye, aslında bütün müminlerin hikâyesiydi. Çünkü bazen Allah, en büyük kapıları en büyük yalnızlıklardan sonra açar. En bereketli buluşmalar, en uzun gurbetlerin ardından gelir.

 

Bu haberi paylaş

Habere Tepki Ver (0)

Yorumlar

Yorum Yaz

KUDÜS GÜNLÜKLERİ –XV - Kudüs Ana Haber