KUDÜS GÜNLÜKLERİ –XVII

KUDÜS GÜNLÜKLERİ –XVII-
Mustafa KÜÇÜKTEPE
Aynı Göğün Altında: Kıyâme Kilisesi ve Hz. Ömer'in Emaneti
Kudüs'te bazı yollar vardır ki insan onları ayaklarıyla değil, kalbiyle yürür. Eski Şehir'in taş döşeli dar sokaklarından uzanıp giden ve Hristiyan dünyasında Via Dolorosa, yani "Çile Yolu" adıyla bilinen bu güzergâh, onlardan biridir. Rehberimiz, bu yolun Hristiyan geleneğine göre İsa'nın çarmıha götürülürken geçtiği yol olarak kabul edildiğini anlatırken, dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin yüzlerine baktım. Kimi elinde küçük bir haç taşıyor, kimi sessizce ilâhiler mırıldanıyor, kimi gözyaşlarını gizlemeye çalışıyordu. Herkes aynı taşlara basıyor; fakat her biri yüreğinde başka bir hikâye taşıyordu.
Ben de ağır adımlarla onların arasına karıştım. Sokaklar dardı; iki kişinin yan yana ancak yürüyebileceği kadar dar... Pencereler neredeyse birbirine değecek kadar yakındı. Esnaf dükkânlarını açmış, baharat kokuları tütsü kokularına karışmıştı. Bir tarafta günlük hayat bütün canlılığıyla devam ediyor, diğer tarafta insanlar asırlardır süregelen bir hatıranın izini sürüyordu. Kudüs'ün belki de en şaşırtıcı tarafı buydu; zaman burada birbirine karışıyor, dün ile bugün aynı sokakta yan yana yürüyordu.
Her durakta rehberimiz Hristiyan geleneğinde anlatılan bir hatırayı dile getiriyordu. Ben ise o anlatılanları dinlerken Kur'an'ın Hz. İsa hakkındaki ayetlerini hatırlıyordum. Rabbimiz onu "Meryem oğlu Mesih İsa" diye anıyor, beşikte konuşmasını, Allah'ın izniyle ölüleri diriltmesini, âmâları ve alacalıları iyileştirmesini birer mucize olarak haber veriyor; ardından da insanı asıl hakikate yöneltiyordu: Mucizelerin sahibi peygamber değil, Allah'tır. Kur'an'ın bu dengeli anlatımı zihnimde yankılanırken, önümde yürüyen insanların samimi gözyaşlarına baktım. İnançların yolları farklı olabilir; fakat acı, merhamet ve dua bütün insanlığın ortak dilidir.
Bu dar sokaklarda yürürken, insan ister istemez kendi çilelerini de düşünmeye başlıyor. Çünkü her insanın içinde görünmeyen bir "çile yolu" vardır. Kimi onu hastalıkla yürür, kimi gurbetle, kimi evlat acısıyla, kimi yalnızlıkla... Dışarıdan bakıldığında herkes aynı sokakta yürür; ama her kalbin taşıdığı yük farklıdır. Belki de Kudüs'ün en büyük öğretisi budur: İnsan başkasının yükünü tam olarak bilemez.
Yol boyunca zaman zaman durup etrafı seyrettim. Binlerce yılın ayak sesleri bu taşların üzerinde birikmiş gibiydi. Kim bilir, kaç hükümdar geçti bu sokaklardan, kaç ordu yürüdü, kaç seyyah hayranlıkla etrafına baktı, kaç anne gözyaşı döktü, kaç çocuk burada büyüdü... Taşlar değişmiyor; değişen yalnız biziz. Belki de bu yüzden Kudüs insana faniliğini en sessiz şekilde hatırlatıyor.
Çile Yolu'nun sonunda yükselen Kutsal Kabir Kilisesi'nin kapısına vardığımızda geriye dönüp geldiğimiz sokağa baktım. Az önce yürüdüğüm yol artık bana sadece tarihî bir güzergâh gibi görünmüyordu. O yol, insanın kendi içine doğru yaptığı yürüyüşün de sembolü olmuştu. Kur'an'da Rabbimiz, zorlukla beraber kolaylığın da var olduğunu bir kaç kez tekrar eder. O ayet, bu dar sokaklarda içime bambaşka bir umut gibi doğdu. Demek ki hiçbir çile sonsuz değildi; hiçbir gece sabahsız kalmıyordu.
Kutsal Kıyame Kilisesi, yüzyıllardır milyonlarca insanın duasına ev sahipliği yapmış. İçerideki loş ışık, tütsü kokusu ve taş duvarlara sinmiş sessizlik, ziyaretçiyi ister istemez derin bir düşünceye sevk ediyor. Gerçekten bu güne kadar gördüğüm en görkemli ve en büyük kiliseydi. Kilisede bir taraftan da onarımlar devam ediyordu. Rehberimiz kilisenin üst tarafında yukarıda duran ahşap bir merdiveni gösterdi ve hikayesini anlattı: Kudüs'teki Kıyamet Kilisesi (Kutsal Kabir Kilisesi) dış cephesindeki bir pencere altında asırlardır duran ahşap merdiven, Hristiyan mezhepleri arasındaki anlaşmazlıkları önleyen katı Statüko (Mevcut Durum) kuralı yüzünden 1700'lü yıllardan beri yerinden oynatılamayan ve "taşınamaz merdiven" olarak bilinen tarihi bir objedir. Kim tarafından ve hangi mezhebe (Ortodoks, Katolik, Ermeni vb.) mensup biri tarafından oraya konulduğu tam olarak bilinmemektedir.
Başlangıçta Ermeni ruhban sınıfının pencereye ulaşmak veya dışarıdan bir şey almak/temizlik yapmak için merdiveni kullandığı tahmin edilmektedir. 1757 yılında Osmanlı Devleti döneminde ilan edilen ve sonradan uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınan Statüko kuralına göre; kilisenin hiçbir ortak alanı, eşyası veya ayrıntısı, altı mezhebin ortak onayı olmadan değiştirilemez, yerinden oynatılamaz ya da tadil edilemez. Merdivenin hangi mezhebe ait olduğu bilinmediği için, herhangi bir grubun ona dokunması diğer mezhepler tarafından bir hak iddia etme veya statükoyu bozma olarak algılanmakta, bu durum büyük mezhepsel kavgalara yol açabilmektedir. ( https://www.atlasobscura.com/places/immovable-ladder-church-holy-sepulchre )
Kiliseden çıktığımda birkaç adım ötede küçük ama derin anlamlar taşıyan bir yapı yükseliyordu: Ömer Camii. İlk bakışta sade görünen bu mescidin hikâyesi, Kudüs'ün belki de en güzel sayfalarından biridir. Şehir fethedildiğinde Patrik Sophronius, Ömer'i kilisenin içinde namaz kılmaya davet etmişti. Fakat Hz. Ömer bu daveti kabul etmedi. Çünkü burada namaz kılarsa, kendisinden sonra gelecek Müslümanların burayı camiye çevirmek isteyebileceğini düşündü. Kiliseden çıktı, birkaç adım ileride yere serdiği abasının üzerinde namazını eda etti. Daha sonra o noktaya bugün onun adıyla anılan bu mütevazı cami inşa edildi. Bizi caminin iç tarafına alan görevli orada güzel bir ezan okudu, bizler de huşu ile bu güzel ezanı dinledik.
Bu hadise beni uzun süre düşündürdü. Güç sahibi olmak kolaydır; gücü adaletle sınırlamak ise zordur. Hz. Ömer, o gün yalnız bir namaz kılmadı. Aynı zamanda gelecek asırlara vicdanın nasıl korunacağını da öğretti. Kudüs'ün taşları bu yüzden yalnız peygamberleri değil, adaletle hükmeden insanları da unutmuyor.
Akşam güneşi Eski Şehir'in taş duvarlarına vururken geriye dönüp hem kiliseye hem de camiye birlikte baktım. Aralarında yalnızca birkaç adım vardı. Belki de Kudüs'ün en büyük dersi buydu: Aynı sokakta farklı dualar yükselebilir; fakat adalet, merhamet ve hakikat kaybolduğunda hiçbir mabedin taşları insana huzur vermez.
Hakikat bazen bir mabedin kubbesinde değil, bir sokağın sessizliğinde gizlidir. İnsan, taşların arasından geçerken aslında kendi kalbinin dar koridorlarından da geçer. Eğer o yürüyüşün sonunda kalbi biraz daha yumuşamış, başkasının acısını biraz daha hisseder hâle gelmişse, işte o zaman gerçekten yol almış demektir. Belki de Rabbimizin kullarından istediği en büyük yolculuk, şehirler arasında değil; kalpten kalbe yapılan bu sessiz yürüyüştür.
